Özgürlüğün Tüketimi 

By | 27 Şubat 2018

Özgürlük ve tüketim, klasik felsefe ve sosyoloji teorilerinde, birbirleriyle ilişkili davranışları ve tutumları ifade etmezler. Özgürlük daha çok politik tartışmaların bir olgusu  olarak  sosyoloji alanında yerini almıştır. Tüketim ise yine klasik modern söyleme göre ileri sürülmüş tezlerde, ekonomik faaliyetlerin bir faktörü olarak görülmüştür. Uzun süre kapitalizmin önünde bir engel olarak değerlendirilmiştir 

Ancak 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, tüketim, liberal kapitalizmi engelleyen bir değer olarak değil; bilakis kapitalizmi besleyen bir tutum olarak algılanmaya ve sunulmaya başlandı. Özgürlük ise yine siyasal boyutlarıyla, devlet iktidarına karşı bazen sivil haklar, bazen de bireysel haklar kapsamında değerlendirildi.   

Devam eden süreçte, kapitalist ideolojiler, tüketimi yaygınlaştırma ve kışkırtma çabalarını sürdürdü. Özgürlüğe ilişkin tartışmaların sunumu ise iletişim teknolojilerinin kapitalist bir zihniyete göre yapılandırılmasından dolayı tekelleşti.  Bu durum bir taraftan özgürlük taleplerini bir tüketim metaına dönüştürdü. Diğer taraftan ise varoluşu; geleneksel, dini veya otantik bir değerle ifade etmekten çıkardı. Kişilerin kendilerini pazar ve marka aktörü olarak göstermesini ve sunmasını daha cazip bir hale getirdi. 

Bu çalışmada, doğal özgürlük, siyasal söylemlerde özgürlük, klasik ve ne klasik liberal iktisat teorilerinde tüketim ve özgürlük kavramlarının bağlamları tartışılacak. Endüstri sonrası toplumda, tüketimin bir ideolojiye dönüşümü anlatılacak. Ve tüketim ideolojilerinin, kişileri özgürlüksüz yaşamaya nasıl ikna ettiği açıklanmaya çalışılacaktır. 

 1.Doğal Özgürlük 

Özgürlük, doğal bir insani hak olarak; insanın seçim veya tercih yapma hakkını kullanabilmesidir. Arkadaş seçimi, bir gruba katılma isteği, bir düşünceyi üretme, açıklama veya bir düşünceden yana olma gibi davranışların tümünde, insan bir seçim yapma hakkına sahiptir. Bu hakkını doğal olarak kullanarak varoluşunu gösterir. 

Bu hakkı kullanma anlaşılacağı gibi, çocuklar için geçerli değildir. Çocuklar bu hakkı kullanmak için çağdaş toplumlarda olduğu gibi, her zaman eğitilirler, yetiştirilirler, hayata hazırlanırlar. Bu eğitim ve yetişme süreci kişiyi özgürlüğünü kullanma becerisi ile donatma olarak da düşünülebilir. Ancak bu hakkı kullanabilme becerisini edinme ve bu hakkı kullanma tabii bir şekilde toplumun mütevaris dili, mantığı, kuralları, değerleri ve zihniyet dünyası tarafından sınırlandırılmıştır. Hemen belirteyim ki bu sınırlandırma kaçınılmazdır. İnsanın insan olmayı öğrenmesi için zorunludur. 

Toplum bir taraftan kişiyi, insan olmaya hazırlarken, yani toplumun değerlerine, zihniyet dünyasına ve düzenine bağımlı olarak terbiye ederken, diğer yandan onu her seferinde çok farklı seçenekler karşısında seçim yapma yeteneğiyle hayata hazırlar. Bu bakımdan kişinin hürriyeti, toplumun veya çevrenin sunduğu imkânlar veya seçeneklere göre şekillenir. Toplum, toplumun inşa ettiği çevre/kültür/umran ve doğal çevre; kişiyi, sunulan seçenekler karşısında seçim yapma konusunda sürekli sınar. Bu sınamaları kullanma biçimi, cesareti ve sorumluluğu kişinin özgürlüğünü kullanma değerini belirler. Özgürlüğü kullanma becerisi bu anlamıyla düşünüldüğünde, öğretilen bir beceriyi kullanma biçimi ile benzer bir anlama gelebilmektedir. 

Mesela, aile çocuğuna dili öğretirken, o dili kullanan geniş bir toplumun mantığına, düşünme, konuşma ve anlama biçimine göre meşru bir davranışı da öğretmiş olur. Böylece fikri bağımlılık başlar. Kişinin mantığı, bu bağımlılığın kodlarına ve şifrelerine göre işler. Toplum aile, akran grubu ve genel vicdani varoluş/maşeri vicdan ile kişiye, başkalarıyla olan etkileşimler sürecinde, saygı, sevgi, hürmet, yardımlaşma, dayanışma, iyi ilişkiye ilişkin temel davranış kalıplarını veya yasaklanan davranış kalıplarını, aynen dili öğrettiği gibi öğretir. Bu iki örnek; kişinin,  sosyal, duygusal ve bedensel yetişme sürecindeki bağımlılığına örnektir.   

Kişinin bu iki yeteneği yani dili/mantığı ve ahlaki kuralları/sosyal değerleri öğrenme ve uygulama sürecindeki özel başarısı, bir taraftan çevreye uyum becerisine işaret eder. Diğer taraftan bu davranışlarda bulunurken mevcut, mantıki söyleme, mantıki anlama becerilerine tanıklık eder. Aynı zamanda kurallara ya da değerlere göre davranma yeteneğine vurgu yapar. Öte taraftan yukarıda belirtildiği gibi kişi tarafından arzulanan ve toplum tarafından umulan davranışlar hiçbir zaman tek bir seçenek ile sunulmaz. Her zaman kişi birçok seçenekle karşı karşıya kalır seçenekler arasında yapılan seçim, kişiye özgüdür. Bu özgünlük ise özgürlüğün varlığına ve kullanım hakkına vurgu yapar. Yani kişinin seçenekler arasında yaptığı seçim onun özgürlüğünü gösterir. Aslında özgürlük hakkının kullanımı bu bakımda düşünüldüğünde, toplumsal onayla sürekli teşvik edilmiş olur.  

Mesela iktisadi alandaki davranışların, bireysel düzeydeki bağımlılığı ve bağımsızlığı alanında da benzer örnekler verilebilir. Bilindiği gibi Ücret karşılığında veya bir insani görev olarak düşünüldüğünde çalışmak, öğretilen bir davranıştır. Çalışanın ve çalıştıranın bu süreçte yerine getirmek zorunda oldukları karşılıklı yükümlülüklere ilişkin davranışların biçimleri, bir taraftan mevcut ve mütevaris teamüllere bağımlı olarak gerçekleşirken, diğer yandan her kişinin özel becerilerini devreye koymasına imkân sağlar. Bu imkânları kullanma hakkı ve bu eylem esnasında yapılan seçimler, saf ve sade bir özgürlük alanı yaratır.  

Türkçede bu durumu anlatmak için, ‘Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır’ özdeyişi kullanılır. Toplumun kişinin eylemini algılama ve değerlendirme biçimi ise, “Her koyun kendi bacağı ile asılır” atasözü ile anlatılır.  Müddesir1 süresinde Allah, “Her kişinin kendi yaptıkları ve edindikleri ile tutulmuş olduğunu” yani sorumlu olacağını açıklar. An’am2 Suresinde ise, “ Hiçbir yükümlü bir başkasının yükümlülüğünden sorumlu değildir” der. Allah’ın kelamında insanın sorumluluğu, insanın seçimine göre gerçekleşen davranışlarına göre tasvir edilir. Böylece seçim yapma hürriyeti ve özgürlüğü, insanın davranışının kişisel bazda değerlendirilmesi imkânını ortaya çıkarır. 

İnsan, özgür davranışı, ister kendisi için, ister toplum için, isterse toplumsal onay beklentisi veya Allah’ın kulu olduğu için yapmış olsun, fark etmez. Her üç halde de bir taraftan öğretileni uygular-ki bu bağımlılıktır, özgürsüzlüktür- bir taraftan da özel kabiliyetine göre önceden tam olarak belirlenemeyen ve uygulama esnasında ortaya çıkan seçenekler arasında seçim yapar. Bu ikinci durum ise gerçek manada kişiye özgü bir farkın gösterimidir, özgürlüğün kullanımıdır.  

Ancak seçeneklerden birisinin seçimi ve bu seçime ilişkin olarak yapılan eylem her ne kadar başlangıçta bir seçim özgürlüğü veriyorsa da uygulama süreçlerinde ve sonuçta o da bir yeni bağımlılıkla sonuçlanmış olmaktadır. Çünkü toplumsal onay ve toplumun sunduğu imkânlar her türlü özgür davranışta belirgin olarak rol oynarlar. 

Kişi anlaşılacağı gibi, doğumla birlikte bağımlılık ve bağımsızlık sürecine katılır. Zihni yetenekler, sosyal ve bedensel beceriler geliştikçe bağımsız davranma gücü de artar. Bağımsız davranma gücünün artması, kişinin daha çok özgürleştiği anlamına gelmemelidir. Bu ifade ile kast ettiğimiz şey, toplumsal ve bireysel ortak aklın veya mantığın bilincinde olarak eylemde bulunma imkânıdır.  

Aslında kişi erken yaşlarda özgür ve bağımsız davranma dürtüleri/ hevesleri veya arzuları bakımından daha canlıdır. Erken yaşlarda özgür davranma konusunda daha çok çaba sarf eder. Kişi çevresindeki doğal ve yapay sınırları ve engelleri aşmak için çok azimli ve kararlı davranır. Bu azim çocuğun ağlamasında, hırçınlaşmasında, girdiği her ortamda çevresindekileri keşf etmek için gösterdiği başına buyruk çabalarda görülebilir.  

Ancak burada şunu belirteyim ki bu çabalar ve sınırları aşma arzuları, toplumun mevcut diline, mantığına, tanımlı kurallarına ve değerlerine göre gerçekleşmez. Bundan dolayı olsa gerekir. Çocuklar; reşit, sorumlu veya yükümlü kabul edilmezler.  Toplumun öngörülen ve kabul edilen mantığına ve sosyal kurallarının kurumsallaşmış olan biçimlerine uymayan bu erken dönem davranışlar, duygusaldır. Doyumsuz bir arzunun tezahürüdür. Sosyolojik ve psikolojik olarak düşünüldüğünde olgunlaşmamıştır veya toplumun beklentilerine göre gerçekleşmiyorlar.  

Dolayısıyla kişi doğal gelişime bağlı olarak diğerlerine daha az bağımlı olacak şekilde özgür davranma imkânlarına da kavuşur. Buna özgüvenin artışı da denebilir. Toplum bu durumun farkındadır. Biyolojik, sosyolojik ve psikolojik gelişime bağlı olarak kişiye seçenek sunar. Mesela bir çocuğa sunulan seçenekler ile bir gence veya yetişkine sunulan seçeneklerin sayısı, değeri ve gücü aynı değildir. Bu durum çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin tutumlarında ve davranışlarında her zaman görülebilir.   

Yukarıdan beri anlatılanlar, doğal, fıtri veya tabii özgürlük ve uyum olarak bilinir. Konunun, felsefe, eğitim, sosyoloji ve psikoloji bilimleri alanında çok tartışıldığını biliyoruz.  

Bu makalede özgürlüğün konumuzla ilgili olan yönü ise, kişinin, grubun ve toplumun tabii olarak bağımlılık-bağımsızlık veya özgürlük-özgürsüzlük ikilemleri ile varoluşunu gerçekleştirdiğini bir ön kabul olarak görerek konuyu değerlendirmektir. 

Kişi görüldüğü gibi, doğal sosyolojik, psikolojik ve fizyolojik gelişime ve olgun bir insan sürecine girdiğinde, her ne kadar sunulan seçeneklere göre davranmak zorunda kalıyorsa da mevcut seçenekleri aşma çabasında her zaman bulunabilir. Bu çaba onu özgür kılar.  

2.Siyasal Özgürlük 

Siyasal özgürlük deyimi ile eski Yunan filozofları ve modern çağın başından itibaren, özgürlük hakkında yapılan tartışmaları kast etmekteyiz. Bu tartışmalar, özgürlük veya eski dildeki biçimiyle kişi, grup veya düşünce hürriyetini devlet otoritesi ile bağlantılı olarak ele aldılar. Hürriyet, devletin bireylere, gruplara sivil haklar vermesi veya bu hakları güvence altında tutması anlamında kullanıldı. Hürriyet isteği ise çoğu kere mevcut devlet otoritesine bir başkaldırı olarak değerlendirildi.  

Hatırlanacağı gibi, Amerikan bağımsızlık bildirgesi, bu tartışmaların somutlaşmış siyasi biçimlerinden birisidir. Bu bildirgede, “İnsanların doğuştan eşitliğine ve yaradan tarafından devredilmez haklara ve özgürlüklere sahip olduğuna” vurgu yapılır. Bu özgürlük İngiliz devletinin sömürgeci politikalarına karşı bir tepki olarak anayasal bir hüküm oldu.  Bu ibare Amerikan halkının, İngiltere buyruğunda bulunmasını, Tanrının verdiği doğal hakkın krala devredilmesi anlamına geldiğini ifade etmektedir.  İngiltere’nin krallık otoritesine karşı gelmek, tanrının verdiği doğal hakları ve özgürlükleri koruma anlamına gelmektedir.  

Bu bildirgede yer alan hürriyet kavramı, 1787 tarihli ABD anayasasında, “… Kendimizin ve ahfadımızın Hürriyet’in iyiliklerinden istifade edebilmesi için…” ifadesiyle anayasaya yerleşmiştir. J. Lock’un ferdi hakların devr edilemezliği konusundaki liberal anlayışı görüldüğü gibi ABD anayasasına girmiş bulunmaktadır.  Ferdi hakların dokunulmazlığı ve devr edilemezliği, liberal özgürlük teorisyenlerinin tümünde özellikle iktisadi alanda çok belirgin bir şekilde savunulmuştur. “Bırakınız yapsınlar” şeklindeki liberal teori devleti özgürlüğün kullanım hakkını güvence altında tutan bir mekanizma olarak düşünür.  

Fransız ihtilalinden sonra ise, özgürlük, krallığa ve kilise otoritesine karşı ulusal bir hak olarak gündeme geldi. Yani Fransa’da hürriyet, krallığı ve mevcut geleneksel otoriteleri hedef alan bir söylem biçimi oldu. Ama ilginçtir, Fransa’daki siyasal özgürlük söylemi bireysel, etnik ve dini özgürlükleri ulusal söyleme dönüştürerek, güçlü ve buyurgan bir ulusal devletin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Sivil haklar ve özgürlükler sorunu, modern iktidar aygıtlarının tam olarak kurumsallaşmasından sonra gündeme gelebilmiştir.  

ABD deneyimindeki gibi düşünüldüğünde, devlet karşısında ferdin özgür kalabileceği tasarımı ne kadar geçerli oldu? Konu hakkında o yıllarda bile çok farklı tezler savunuldu. Liberal kapitalist özgürlük teorileri, Kommünüteran/cemaatçi kapitalist özgürlük teorileri ve Marksist sosyalist özgürlük teorileri 20. yüzyıl boyunca çok tartışıldılar. Fransız ihtilali, Westfalya uzlaşısı gibi olaylar sonucunda yazılan metinler, özgürlük tartışmalarını siyasi boyutu ile sürekli tartıştı. Türkiye’de ise bilindiği gibi, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Birinci Meşrutiyet ve İkinci Meşrutiyet süreçlerinde yapılan tartışmalar Batı’dakine benzer tartışmaların yapılmasına ve tezlerin ileri sürülmesine neden oldu.   

Etnik varoluşlar, dini cemaatler,  ideolojik örgütlenmeler, gruplaşmalar ve sendikal faaliyetler, 20. Yüzyıl boyunca özgürlük tartışmalarını sürekli canlı tuttu. Kişilerin grup aidiyetleri ile tanımlanması mı özgürlüktür?  Yoksa kanun önünde bir birey olarak görülmesi mi? Özgürlüktür.  

Anlaşılacağı gibi özgürlüğün politik bir söylemle ele alınması ve ifade edilmesi, bu makalede üzerinde durduğum, Tüketim kavramı ile doğrudan ilişkili değildir. Bundan dolayı, özgürlüğün tüketilmesinde, insanların değişen tüketim alışkanlıklarını mı? Yoksa bir dini, etnik ve mahalli varoluş biçiminin siyasallaştırılarak tüketilmesini mi esas alacağız. Ama nerden bakarsak bakalım. Bizim burada ele aldığımız özgürlük, 19 ve 20. Yüzyıllarda siyasi bir kavram olarak düşünülen özgürlük değildir.  

Bir kişinin kendi bilincinde olarak davranması ve sunulan seçenekler arasında seçim yapabilmesini özgürlük olarak görüyoruz. İster, liberal, ister kommünüteran, isterse sosyalist özgürlük teorileri veya önerileri olsun, fark etmez. Bunların tümü doğrudan doğruya devlet-kişi ve devlet-grup karşıtlıklarıyla ilgilidir. 

Bu makalede kişilerin, grupların ve kitlelerin tüketim alışkanlıkları ile özgür, yani bilinçli seçim yapmaları arasındaki ilişkiyi esas alacağız. Şüphesiz tüketim alışkanlığı ile siyasi özgürlükler arasında da bir ilişki kurulabilir. Ancak bu tartışmayı şimdilik ertelemek gerekir. 

 3.Kapitalist Tüketim Söylemleri 

Kapitalist teoriler ve söylemler önceleri tüketimi; kapitalizmi engelleyen bir tutum olarak gördüler. Fakat daha sonra tüketimi kapitalizmi işleten en önemli kitle tutumu olarak değerlendirmeye başladılar. Birinci durumda, sermaye biriktirme, mal sahibi olma ve yatırım yapma, liberalizmin özgürlüğe yaptığı vurguyla sonuçlandı. Kişilerin, daha doğrusu girişimcilerin özgür bırakılması, sermaye birikimi için gerekli görüldü. Modern devletin düzeni bu mantığa göre işledi. Ama bunun bir yanılsama olduğu kısa sürede anlaşıldı. Özgür vatandaşlar yerine eğitimli, uzman, verimli ve yaşam kalitesi iyi olan vatandaşlar tezleri savunulmaya başlandı. Bu tezler ise tüketimin teşvik edilmesiyle gerçekleşebildi. 

Tüketim, Klasik iktisat teorisyenleri tarafından, bir ülkedeki ekonomik faaliyetlerin ve ürünlerin paylaşımında bölüşüm ilkelerinin bir değişkeni görüldü. Klasik iktisatçılar, bir ülkedeki her türlü iktisadi faaliyeti öncelikle, üretim, bölüşüm ve tüketim unsurları kapsamında değerlendirdiler. Üretimin girdilerini ve çıktılarını nesnel birer öge olarak gördüler. Elde edilen ürünleri veya sermayeyi ise bölüşüm yasalarına göre mütalaa ettiler. Ücretler, fiyatlar, faiz,  kira giderleri ve mübadele araçlarının değerlerini ise bölüşümü objektif olarak belirleyen ölçütler olarak değerlendirdiler. Belirtilen tasarımlar kapsamında, müşterilerin veya daha doğrusu tüketicilerin üretilen ürünlere ilgisini de yine rasyonel ihtiyaçlar ilkesine göre işleme tabi tuttular. 

Klasik iktisadi kurguda görüldüğü gibi tüketimin, piyasa şartlarına göre rasyonel ve ekonomik olarak gerçekleştiği varsayılır. Bu tasarıma göre kişiler yani tüketiciler, alırken, satarken, harcarken, servet biriktirirken mantıksal davranır. Arz edilen ürünlere göre gerçek ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak tüketim yaparlar, harcamada bulunurlar. Bu yöntemle çıkarlarını korurlar. Her zaman kendi faydalarına göre seçim yaparlar. Kazanma, tasarruf yapma ise çıkar ve fayda için en mantıki ve makul yoldur. 

Kapitalist mantık, Klasik liberal iktisat teorilerine göre, anlaşılacağı gibi; kazanmayı, biriktirmeyi, pazarlamayı ve tasarruf etmeyi esas alır. Hatta M. Weber,  protestan  etiği ve kapitalizm tartışmalarında, insanların servet kazanmalarını;  aynı zamanda dini bir amaç için yaptıklarını ileri sürer.  Dolayısıyla Weber’in yaklaşım tarzına göre düşündüğümüzde, kapitalizm, tüketimi kısıtlamayı ve sürekli tasarruf yapmayı esas alan bir dini ideoloji olmaktadır.  Belirtmek gerekir ki Weber’in görüşleri bir teoridir. Gerçekten kapitalizm bu değerlere dayanarak mı güçlendi? Ondan emin değiliz. Marksistlerin kapitalizme yaptıkları eleştirilere bakılırsa, konu hiç de yukarıda belirtildiği gibi değildir. 

Fakat modern dönemin, sanayileşmenin ve kapitalizmin kurucu değerleri ile ilgili erken dönem teorilerinin hiçbirisinde tüketimin kışkırtılmasının sistem için gerekli olduğuna dair bir öneri yoktur. Kazanma, biriktirme, yatırımları çoğaltma ve sürekli pazarlama yapma en önemli değer olarak görülür. Ekonomik sistemin ve ulusal gücün bu değerlerin benimsenmesiyle gerçekleşeceği varsayılır. Sömürgecilik, merkantilizm, pazar ekonomisi, milli devlet ideali ve sermaye biriktirme yani kapitalizm, teorik olarak düşünüldüğünde tüketim karşıtı bir ideolojik söylem meydana getirmiştir. 

İlk defa 1928 tarihinde meydana gelen Dünya ekonomik krizinde, kapitalizmin tüketime bağlı olarak işleyebileceği fark edildi. Daha önce tasarrufu teşvik eden liberal kapitalist söylemin yerini, tüketimi teşvik eden bir söylem almaya başladı. Klasik tasarruf ve tüketim karşıtı söylemlerin, liberal kapitalizme veya liberal ekonomik düzenin sürdürülebilmesine zarar verebileceği fark edildi.  

Bu farkındalığa bağlı olarak Neo Klasik iktisat teorisi ileri sürüldü. Bir ürünün iktisadi değerinin, objektif olarak ölçülemeyeceği, değerin kişilerin taleplerine göre belirlendiği tezi J. M.Keynes tarafından savunuldu. Adına subjektif değer teorisi denilen bu teoriye göre, kitlelerin öncelikle ürünleri talep etmesinin sağlanması savunuldu. Talebi arttırmak için, ücretlerin arttırılması ve herkesin asgari düzeyde de olsa, piyasaya arz edilen ürünleri satın alabilmesi gerektiği düşüncesi benimsendi.  

Anlaşılacağı gibi, Neo Klasik iktisat teorisi veya Subjektif değer teorisi, kapitalizme yeni bir piyasa sunmuş olmaktadır. Hatırlanacağı gibi, önce sömürge ülkeleri pazar olarak kullanılırken, sömürgelerin pazar olarak kapitalist arzı tüketemeyeceği görüldü. Bu kez, kendi vatandaşlarını yeni kapitalist düzenin aktörleri olarak görme eğilimi devreye girdi. Kişiler, kitleler veya toplum ne kadar çok tüketirse sistemin o kadar başarılı işleyeceği varsayıldı. Bu varsayım, tüketimi özendirme propagandalarının geliştirilmesiyle sonuçlandı.  

Kişiler tasarruf etmekle değil, tüketmekle güçlü ve etkili olacaklarına inandırılmalıdır.  Bu mantık, basın, iletişim ve ikna teknolojilerini yeni bir yatırım alanı olarak devreye koydu. Çünkü tüketim ne kadar çok arttırılırsa, üretimin o kadar çok artacağı, ekonomik düzenin işleyeceği, istihdam alanlarının çoğaltılacağı varsayıldı. 

Görüldüğü gibi tüketim, ikinci dünya savaşından sonra kapitalizmin en önemli ideolojik kaynağı olmaya başladı. Tüketim alışkanlıklarını çoğaltmaya yönelik sektörler gelişmeye başladı. İkna teknolojileri, tutum değiştirme ve yönlendirme araştırmaları birer teknolojiye ve sektöre dönüştü. Eğitim yatırımları erken yaşlardan itibaren kişileri bu alanlara yönlendirilmek üzere arttırıldı.  

Kitlelerin tüketici metalara dönüştürülmesi olarak tanımlayabileceğimiz bu olgu, sağlık bakımı, beslenme, giyinme, barınma, turizm ve benzeri hizmet sektörlerinde başarılı bir şekilde uygulandı. Sadece bu sektörlerle de kalınmadı. Öğrenme, eğitim ve bilgi sektörlerinde de tüketici kitleler yetiştirildi.  

Bunlar bilinçli bir proje kapsamında mı yapıldı? Buna dair bilimsel kanıtlar ortaya koymak bu aşamada mümkün görünmüyor. Ama bilgi toplumu, tüketim toplumu, duygusuz toplum, post-modern toplum, göstergeler ve simülasyonlar toplumu kavramsallaştırmaları bu dönemde birbirlerine paralel olarak ileri sürüldüler. Sanki bilgi toplumuna ilişkin değerler, aynı zamanda tüketim toplumuna ilişkin değerlerle paralel olarak ortaya çıkıyor. Ve her iki olgu bir diğerini destekliyor.  

Neo Klasik iktisat anlayışı, yeni bir kapitalist söylemi inşa etmeyi başardı. Bu söyleme bağlı olarak, sermaye ve ekonomik güç ölçüm araçları alanında değişmeler gerçekleşti. Daha önce zenginlik veya kapitalist güç, para, altın, ekipman, işgücü, altyapı yatırımları, toprak, doğal kaynaklar, üretim kapasitesi ve stoklama rezervleriyle ölçülürdü. Oysa günümüzde kapitalin gücü; marka değeri, müşteri pörtföyü, piyasa değeri, kredibilite gücü ve borçlanma kapasitesi ile ölçülüyor.  

Bunların tümü de dikkat edilirse elde bulunan mevcut varlıklar değildir. Elde edilmesi muhtemel olan varlıklardır. Yani günümüzde kapitalizm muhayyel varlıkları gerçek varlıklar olarak piyasaya sürmektedir. Tüketim toplumunu üreten en önemli faktörlerden birisi; sermaye varlıklarının, mülkiyet biçiminde meydana gelen değişmedir. Daha önce stoklarla ölçülen ekonomik iktidar, şimdi gelecekte elde edilmesi muhtemel olan varlıklarla ölçülüyor.  

4.Tüketim Toplumu veya Tüketilen Toplum 

Tüketim’in sadece liberal kapitalist bir değer olmadığı, bazı sosyologlar tarafından geçen yüzyılın başından itibaren fark edildi. Weberci ve Marksist gelenek, tüketimin bir statü kaynağı olduğunu ileri sürmüştü. Tüketimin, temel bir ihtiyacı karşılama etkinliği olarak görülmemesi, tüketime, subjektif bir değer yükleme anlamına gelmektedir.  

Bu görüşler, o yıllarda kapitalist pazarlama için araçsal bir işlev görmedi. Tüketimin kapitalizmin en önemli amaçlarından birisi olması, yukarıda belirtildiği gibi ikinci dünya savaşından sonra gerçekleşti. Tüketimi, modern kent yaşamının en önemli ideolojisi olarak değerlendiren G. Simmel olmuştur. 

G.Simmel, paranın ekonomik gücüne vurgu yaptı. Büyük modern metropol kentlerin paranın egemenliğine girdiğini ileri sürdü. Kent insanlarının modaya uyum çabalarıyla statü ihtiyaçlarını gidermeye çalıştığını, iddia etti. Moda’ya uyumun, insanın taklitçi psikolojik eğiliminden kaynaklandığını yazdı. Ancak moda üretiminin farklılaşmayı stiller aracılığıyla çeşitlendirilmesi ve yeniden üretmesi, kişilerin kendilerini gösterme çabalarını tahmin edileceği gibi piyasaya bağımlı kılmaktadır. Dolayısıyla Simmel, geçen yüzyılın başında, etkileşimsel varoluşu, paranın gücünü ve modanın statü inşa etme kapasitesine vurgu yaparak, tüketime yönelimin masum bir çaba olmadığını da göstermiş oldu. 

Ancak tüketim, yinede o yıllarda bir toplumun adı olacak kadar, dünya çapında etkili bir ifade tarzı olmadı. Hatırlanacağı gibi geçen yüzyılın başında, kapitalizm doğrudan şiddet yoluyla batı dışı toplumlara istila etmeye devam ediyordu. Bu istilanın temel nedenlerinden birisi de kapitalizm için, Marks’ın iddia ettiği gibi Pazar bulmaktı. G. Simmel’in örnekleri de kapitalist toplumlar için geçerliydi. O tarihlerde dünya nüfusunun çok az bir kısmı, yani sadece kıta Avrupa’sı ve bazı ABD kentlerinin bu duruma örnek olabileceği aşikardır. 

Tüketim toplumu, kavramsallaştırması geçen yüzyılın ikinci yarısından sonra, sosyalleşmeye başladı, yaygınlaştı. Günümüzde ise başlı başına bir olgudur. Öncelikle tüketim toplumunda tüketimin ne anlama geldiğini açıklayalım. Çünkü “Tüketim Toplumu” ıstılahı başlı başına yeni bir olguyla bizi karşı karşıya bırakmaktadır.  Kavram, kapitalizmin ve modern endüstri toplumunun tarihi şartları ile karşılaştırılınca, kapitalizmin kurucu değerleri ile çelişen bir durumla bizi karşı karşıya bırakmaktadır.  

Kapitalist toplumun kurucu değeri, tasarruf iken, Tüketim toplumunun kurucu değeri, sarfiyat olmaktadır. Ekonomik sistem zahiren böyle bir çelişki ile karşı karşıya duruyor gibi görünüyor. Kapitalist toplum ve değerlerle ilgili teorilerin yeniden sorgulanmasını mı denemek lazımdır. Yoksa Tüketim toplumu kavramsallaştırmasından, sade ve naif tüketim dışında başka bir tüketim biçimini mi? Anlamak gerekir. 

Kapitalist toplum tasarımında, yukarıda belirtildiği gibi, kişinin özgür olması, kendi kararlarını mantıki ve rasyonel olarak verebilmesi, elde ettiği serveti kendi mülkü olarak görüp yönetme özgürlüğüne sahip olması, Klasik ve Neo Klasik iktisat teorilerinin tümünde yer alır. Dolayısıyla modernizmin siyasi, sosyal ve ekonomik söylemi, özgür birey kavramsallaştırmasını, serbest piyasada arz ve talep ilkelerine ve eleme biçimlerine göre gerekli görmüştü. Özgürlük, ulusal hegemonyaya entegrasyon ve bu hegemonyanın ekonomi piyasalarında bir aktör olma tasarımı ile meşrulaşmış görünmektedir.  

Özgürlüğü ekonomi piyasalarındaki özgür girişimci kurgusu ile eşdeğer gören liberal teoriler; “Homoekonomikus” un, aynı zamanda özgür bir “Homosapiens” olduğu önermesinden yola çıkıyorlardı. Yani “Düşünen insan” kendi adına en rasyonel ve mantıki kararı verebilen insandır. Bu insanın davranışlarını ise rasyonel ve mantıksal olan ekonomik kararlar ve amaçlar belirler. Kişinin ekonomik faaliyetlerinde özgür bırakılması, devlet veya cemaat baskılarından arındırılması gerekir. Dolayısıyla “Bırakınız yapsınlar” önermesi, kişinin ekonomik özgürlüğünü sistemin işleyişi için bir önkoşul olarak görmektedir. Hatta Fransız İhtilalinden sonra mülkiyet hakkının kutsallığı ekonomik özgürlüğü teminat altına almayı esas alan bir kural olarak anayasalara girdi.   

Tüketim toplumunda tüketim, yukarıda bahsedilen klasik ve neo klasik iktisat tasarımlarında iddia edilen anlamları aşmıştır. Nerdeyse güç gösterimi kapital olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Üretim sanal yani kredi edilebilir bir hayali sermaye ile yapılabiliyor.  

Günümüzde, para sermayeyi ölçme aracı olmaktan çıkma riski ile karşı karşıyadır. Kredi ve kredibilite, hisse senetleri ve bu senetlerin piyasalarda reel karşılıklarından bağımsız bir iktisadi değer olarak devreye girmiş olması, borçlanma senetleri, fon satışları, fon borçlanmaları, likidite senetleri vb. birçok uydurulmuş varlık, satın alma ve tüketim gücü üzerinde etkili olmaktadır. Sanal sermayenin temini ise ikna teknolojileri ile sağlanıyor. Önemli olan satabilmektir. Alıcıları sürekli hazır bulundurmaktır. Bu ise yukarıda belirtildiği gibi tüketimi teşvik etmekle sağlanıyor.  

Tüketim toplumunda tüketim; anlaşılacağı üzere, bir alışkanlıktır. Kişiliğin gösterimidir. Bağımlılık yapan bir harcama biçimidir. Sosyolojik bir ifade ve açıklamadır. Sosyal aidiyetin en başat değeridir. Doyumsuzluğu besler.  Enaniyetin veya benliğin edilgen bir eyleme dönüşümüdür. Enaniyet tüketim alışkanlığı ile toplum nezdinde bir süper ego veya daha doğrusu bir insanı  kâmile ulaşma çabasındadır. 

Tüketim; grupsal aidiyetlerin, sosyal sınırların, statülerin, dışlama ve hakir görme biçimlerinin, gösterilerin ve kimliklerin dışavurumunu ifade eden en etkili eylem biçimlerinden birisi haline gelmiştir.  

Böyle bir tüketim alışkanlığı; anlaşılacağı gibi harcama yapmayı,  tüketimi, ihtiyaç gidermeyi ferdi bir davranış ve çaba olmaktan çıkartır. Tüketim toplumunda daha önce kendisine ihtiyaç giderme denilen, yeme, içme, barınma, ulaşım, iletişim, giyinme gibi davranışlar, etkileşimsel bir eylem biçimine dönüşür. 

Tüketim toplumunda gerçekten insanlar aldıklarını kullanır mı? Maalesef durum hiçte beklendiği gibi değildir. Tüketim toplumunda insanlar kullanmamak üzere tüketiyorlar. Herkes sürekli satın alıyor. Ama aldığını kullanmıyor. Ama satın alma kendi başına bir şehvet olmaya başlıyor.  

Kapitalist toplumda malları, kapitalistler biriktirirdi. Stoklama yaparak piyasa fiyatlarıyla oynarlardı. Ancak tüketim toplumunda, ilginçtir:tüketiciler stok yapıyor. Üstelik satmak, saklamak ve kullanmak için değil. Satın alma şehveti ile geçici bir sosyal statünün keyfini yaşamak için satın alıyorlar. 

Etkileşimsel tüketim ile, kendini göstermeye ve bu gösteriyi dijital olarak anında yönetilen sosyal medyada, sanal sermaye kaynaklarıyla finanse edilen alışveriş merkezlerinde, eğlence ortamlarında ve iletişim dünyasında kendini tüketen bir birey kültürü ortaya çıkmıştır. Aslında satın alma gösterileriyle statü kazanmaya çalışan kişiler ve kitleler, kendilerini tüketiyorlar. 

Tüketimle statü arayışında bulunan kitleler, bilinç düzeyinde bağımlı hale gelmektedir. Bu durum, çelişkili bir tarzda özgürlüğü ve kişiliği satın almayla kazanacağına inanan bireyi ve kitleleri, bir metayı dönüştürmekte. Alınıp satılabilir bir marka haline getirmektedir. Adına müşteri potansiyeli denilen bu kavram, müşterilerin alınıp satılabildiğini gösteren müşahhas bir örnektir. 

Son olarak şunu belirtelim ki, özgürlük, tüketimle kanıtlanabilen etkileşimsel bir metayı dönüşmüş bulunmaktadır. Klasik modern değerlerin, tasarımda da olsa sözü edilen özgür bireyi, artık bir müşteri, kimi zaman bir taraftar ve kimi zaman da sessiz bir izleyici olmuştur. Kimlerin yönettiği ve kazandığı ise gittikçe karmaşıklaşıyor, belirsizleşiyor.  

Bir sefahat ehli çağına giriyoruz. Sefahat, itikadi bir inkar, yalanlama ve karşı duruşla gerçekleşmiyor. Satın alma gösterileriyle, bağımlılıklarıyla, birikimleriyle fiili bir davranışa dönüşüyor. Özgürlük talepleri ve arayışları ise bir geçmiş hatıranın anısını yad etmekten gayrı bir işe yaramıyor. 

 Bu yazı Yetkin Düşünce Dergisi’nin Ocak Şubat Mart 2018 tarihli ilk sayısında yayınlanmıştır. İlim Yurdu Yayıncılık İstanbul 2018, ISSN:2602-4365, İlgili dergi veya site adresi kaynak gösterilerek kaynak düşülebilir ve iktibas edilebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir