Bir Konferansın Sosyolojisi

By | 14 Mayıs 2017

İslam Coğrafyasında Sosyoloji başlıklı uluslararası toplantı, iki gün yoğun geçen ilginç sunumlardan sonra tamamlandı. Sosyologlar Derneği’nin girişimleri ile gerçekleşen toplantıya İstanbul Kültür AŞ, ev sahipliği yaptı. İstanbul önümüzdeki dönemde yapılacak benzeri bilimsel toplantılara böylece öncülük etmiş oldu.

Sosyologlar, ülkelerindeki sosyolojik araştırmaların kurumsallaşma öykülerini tartışmaya açtı. Fas’tan Türkistan’a, Endonezya’dan Tataristan’a kadarki İslam coğrafyasında bulunan ülkelerden seçilen 25 sosyoloğun bir araya geldiği bir toplantı oldu. Toplumsal araştırmalarıyla temayüz etmiş bilim insanları, ülkelerindeki sosyoloji araştırmalarını, bu araştırmaların söylemlerini ve geçirdikleri evreleri anlattı.
Toplantıya katılanları ülke bazında değilde daha bir üst kategoride değerlendirdiğimizde, Hint dillerini Arap dilini ve Türkçe dillerini konuşan Müslüman ülkeler olarak tasnif etmek mümkündür. Bu tasnifi yapma nedeni ise klasik müslüman coğrafyanın dünyanın geneli içinde coğrafik ve demografik olarak işgal ettiği genel mevkiyi özetlemek ve söz konusu tasnifin kısmen de olsa siyasal sınırlar dışında benzer sosyal özellikleri göstermiş olmasıdır.
Bu üç demografik, coğrafik ve kültürel İslam coğrafyasını karşılaştırmak bile başlı başına önemli sosyal değişmeleri ve gelişmeleri hem tarihi hem de güncel sosyal bir güç olma bakımından ortaya koyar. Bu değişmeyi kabaca tanımlayacak olsak, bilindiği gibi, İslam Arap dili ile gönderildi ve ilk fütuhatını Araplarla yaptı. Daha sonra Araplar bu görevlerini yapamadılar. Yerlerini Türkler aldı. 20. Yüzyılın başına kadar Türkler bu mukaddes görevi başarılı bir şekilde yerine getirdi. Ancak şimdiki güncel göstergelere baktığımızda, dünya müslümanlarının üçte ikisinin Hint bölgesinde bulunduğunu görüyoruz. Arapların iç savaşla meşgul olduğunu ve Türklerin ise tarihi misyondan dolayı sürekli batı baskısı altında kaldığını görmekteyiz. Fakat bu kez Hint kuşağı müslümanlar demografik bir güç olarak varlık gösteriyorlar, bilimsel İslami çalışmalara öncülük ediyorlar, yeni teknolojileri üretme becerisi gösteriyorlar.
Konferansta işlenen siyasi, ideolojik ve tarihi imajlara göre düşündüğümüzde, bir başka tasnifi daha yapmak mümkündür. Sosyologlar, ülkelerindeki sosyoloji çalışmalarını örneklendirirken, sömürge dönemi sosyolojisi zihniyetine mutlaka atıf yaptılar. Kuzey Afrika’dan gelenler, Fransız sömürgeciliği ve frankofen bir eğitime, bilgi derleme ve yönlendirme ideolojilerine, Doğu Arap dünyasından gelenler ise, İngiliz sömürgeciliğinin sosyoloji çalışmaları ve araştırmaları üzerindeki etkisini vurguladılar. Kuzeyden gelenler ise Rus sömürgeciliğine göndermelerde bulundular. Güneydekiler ise yani Hint alemi müslüman sosyologları ise, ülkelerinde İslami varoluşun sosyolojik arkaplanına atıfta bulunmakla birlikte İngiliz sömürge yönetimlerinin inşa ettiği sosyolojik ideolojileri de aktarma gereği duydular.
Genel olarak Türkiye dışındaki ülkelerin hepsinde sosyolojik araştırmalar, emperyalizm dönemi ve emperyalizm sonrası dönem gibi bir ayırımla sunuldu.
Arap ülkelerinden gelen sosyologların üzerinde durduğu bir diğer husus ise sömürgecilik dönemlerinde sosyolojinin araçsal işlevine ve sömürgecilik sonrası dönemde ise, sosyologların gördükleri baskıya vurgu yapmaları oldu. Sömürgecilik döneminde İngiliz ve Fransız işgal otoritelerine, rapor hazırlamakla sınırlandırılan sosyoloji çalışmaları, İkinci dünya savaşı sonrasında yani bağımsızlığın elde edilmesinden sonra çok daha farklı bir mecraya girmiş.
Sosyologlar bir taraftan krallıkların ve baskıcı yönetimlerin baskısıyla karşılaşmışlar diğer yandan halkın baskısına maruz kalmışlar. Halk geleneksel kıymet hükümleri ve karizmaların kutsallığına duyduğu bağlılıktan dolayı sosyologların toplum incelemelerine tepki göstermiş. İktidarlar ve krallar ise kutsal siyasi otorite buyruklarının mantıksal eleştirisinden ürkmüş. Arapların ülkelerindeki sosyoloji araştırmalarını bu sorunlarla öncelikli bir tarzda sunmaları Arap dünyasının sosyal bilimler alanındaki durumunu da çok açık bir şekilde göstermektedir.
Türk sosyoloji geleneklerinin İbn Haldun algısı ile Arap sosyologlarının İbn Haldun algısı konuları hakkındaki tebliğim için bu tartışmalar aynı zamanda çok önemli veriler sundu. Ayrıntıya girmeden şunu belirteyim ki, Arapların modernizme geçiş süreci esnasında başlayan İbn Haldun okumaları, başlangıçta Osmanlı-Türk İbni Haldun okumalarına göre şekillenmiş. Ama sömürgeciliğin etkisiyle bu algı çok daha farklı bir şekil almış.
Arapların İbn Haldun’u Türklerden anlamaları birçok okura garib gelmiştir. Ancak İbn Haldun 1730’lu yıllarda, Pirizade tarafından tercüme edildi, bu tercüme basıldı. Osmanlı aydınları ve iktidar seçkinleri tarafından kimi zaman devletin başına gelecek kaderin kaçınılmazlığını anlatan bir ideoloji, kimi zaman ise yapılacak idari ve sosyal ıslahatlar için bir tarihi referans olarak görüldü.
İbn Haldun’un el yazmalarının Arapça olarak yeniden yazılması ve basılması işlemi çok sonraları gerçekleşmiştir. Modern Arap dünyasına İbn Haldun’u ilk defa yorumlayarak sunan ise, Osmanlı devletinin son dönem Milli Eğitim bakanlarından Türklerin “Satı bey” olarak bildikleri Satı Alhusi’dir. Bu arada hatırlatmak isterim ki, Osmanlı’nın yıkılışından sonra, ülkenin Milli Eğitim bakanlığını yapan Satı Alhusi İngiliz sömürge yönetimleri nezaretinde Arap milliyetçiliğinin esaslarını yazdı. Araplığın İslamlıktan öncelikli olduğunu ve bu amaçla yazdıkları yazılar, Baas/Arap milliyetçiliği ideolojisinin temelini oluşturdu.
Erken dönem Arap sosyologları, İbnu Haldun’u Pitirim Sorokin’in çöküş dönemi sosyal teorileri mantığı ile okudu. Bu yöntemi seçme nedenleri ise, Osmanlı Türk varoluşunu, İslam medeniyetinin bir uzantısı olarak görmeğe karşı gelmeleridir. Özellikle Taha Hüseyin’in, Satı beyin ve Abdurrahman Elbedevi’nin öncülüğünü ettiği bu düşünce, Araplık ideolojisi ve oryantalist yönlendirmeden kaynaklanan bir düşüncedir.
Bu konuda ayrıntıya girme nedenimiz ise, toplantıya katılan Arap sosyologların, mevcut sosyolojik sorunları, halefleri gibi ideolojik olarak yorumlama çabasında olmalarıdır. Çünkü sosyal vakıalara inerek toplumsal incelemeler yapma emarelerini yazdıklarında ve konuştuklarında fazla görme imkanı görmedim. Buna karşılık Hint bölgesi Müslüman sosyologları karşıt ideolojiler geliştirme çabaları üstünde fazla durmadı. Doğrudan doğruya bir Müslümanın bilgi derlemesi ve kullanması temalarını işlediler.
Sosyologlar konferansı, İslam dünyası için yeni bir bilgi üretme, değerlendirme alanı oldu. İstanbul Kültür AŞ. Ve Sosyologlar Derneği müslümanlar için yenilikçi bir girişimi başlattı. Toplantıya sunulan tebliğlerin yayınlanması, Türk, Arap ve Hint İslam dünyalarında özgün tartışmaları açma potansiyeli taşıyor. İlgili kurumlara ve toplantıya katılan bütün iştirakçılara teşekkür ederim

One thought on “Bir Konferansın Sosyolojisi

  1. Abdullah ilik

    Teşekkür ederim bilgilendirmeniz için. Yazınız biraz daha bilgi vermek açısından bahsetmiş olduğunuz konular olarak daha detaylı olabilirdi. Kaleminize sağlık.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir